170 sonuçtan 1-16 arası gösteriliyorEn yeniye göre sıralandı
170 sonuçtan 1-16 arası gösteriliyorEn yeniye göre sıralandı
Ortadoğu, geçmişten günümüze farklı inançların, etnik kimliklerin ve siyasal yapıların bir arada yaşadığı kaotik bir bölgedir. Bölge küresel güçler, rejimler, örgütler, sınırlar, diller, inançsal ve etnik farklılıklar arasında çok yönlü etkileşim ve çatışmanın yaşandığı bir kaos coğrafyadır. Bu nedenle bölge, Foucault’nun tanımladığı anlamda, farklılıkların ve karşıtlıkların aynı mekânda var olduğu bir heterotopya alanı olarak değerlendirilebilir. Bu heterotopik alan tarih boyunca birçok çatışmaya sahne olmuştur. Ortadoğu’da bu çatışmalar, aynı inanç ve etnik gruplar arasında olduğu gibi farklı din ve kimliklere mensup topluluklar arasında da meydana gelmiştir. Mevcut koşullar göz önünde bulundurulduğunda, Ortadoğu’daki çatışmaların yakın gelecekte sona ermeyeceği, aksine uzun bir süre daha devam edeceğini söylemek yanlış olmayacaktır.
₺360,00
1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nda savaşın doğal bir sonucu olarak her iki taraftan da esirler alınmıştır. Yunanlar adına savaşıp Osmanlı tarafınca esir alınanlar muvazzaf, yabancı gönüllüler ve Osmanlı vatandaşı olmak üzere üç grupta sınıflandırılmıştır. Bu kitapta; esirlerin durumu (Osmanlı ve Yunan esirleri karşılaştırılarak), ülkelerine iade süreci, savaşın propaganda boyutu ve Osmanlı Devleti’nin diplomatik stratejileri incelenmiştir.
₺440,00
Zonguldak, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte yalnızca bir maden bölgesi değil, aynı zamanda Türkiye’nin sanayileşme hikâyesinin başladığı yerlerden biridir. Taşkömürü havzası sayesinde ülke ekonomisinin belkemiğini oluşturan bu şehir, hem imparatorluk döneminde hem de genç Cumhuriyet’in ilk yıllarında stratejik bir öneme sahip olmuştur.
Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi salnameleri şehirlerin idarî, sosyal ve ekonomik tarihiyle ilgili son derece değerli bilgiler ihtiva etmektedir. Bu nedenle, çalışmada Kastamonu ve Bolu salnameleriyle birlikte Maarif, İlmiye, Ticaret ve Türkiye Cumhuriyeti Devlet Salnamelerinin Zonguldak’a dair kısımları bir araya getirilmiş ve günümüz Türkçesine çevrilmiştir.
Elde edilen veriler, kömürle özdeşleşen Zonguldak’ın yalnızca bir sanayi merkezi değil; eğitim, kültür, idare ve toplumsal yaşam yönleriyle de zengin bir geçmişe sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca bu bilgiler Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte nüfus yapısı, eğitim kurumları, ticari faaliyetler, madencilik ve yerel yönetim gibi pek çok alanda Zonguldak’ın geçirdiği dönüşümü gözler önüne sermektedir.
₺750,00
Bu çalışma, Bolu’nun İlkçağlardan Cumhuriyet dönemine uzanan tarihsel gelişimini ele alırken, farklı medeniyetlerin izlerini ortaya koymaktadır. Stratejik konumu, doğal zenginlikleri ve kültürel mirasıyla Bolu, yalnızca bir geçiş noktası değil, aynı zamanda birçok uygarlığın kesişme alanı olmuştur. Şehir tarihi çalışmalarında belgeler kadar seyahatnamelerin de önemi büyüktür. Seyyahların kaleme aldığı gözlemler, resmî kayıtların çoğu zaman ihmal ettiği gündelik yaşam, kültürel ilişkiler ve toplumsal dinamikler hakkında eşsiz bilgiler sunmaktadır. Müslüman ve Avrupalı seyyahların farklı bakış açıları, Bolu’nun tarihî kimliğini hem içeriden hem de dışarıdan gözler önüne sermektedir. Böylece Bolu’nun tarihî hafızası yeniden canlandırılmaya çalışılarak seyahatnamelerin sunduğu tanıklıklar okuyucuya sunulmuştur.
₺235,00
Hiç
Bir abide o suskun ve dik, yüzü yok başı kesik.
Toprak saklarken canı, ateşten yazılmış kanlı fermanı.
Kim bilir hangi bahtsız yatar göğsünde, karanlığın içinde.
Yazıt silik, harfler gömülü, zaman durmuş; ne diri ne ölü.
Ve bilir o tanık: Mühürlense de sesi, kalır çağlara direnen nefesi.
İhanet solar hakikat yeşerir, her suskun yazıt bir gün dile gelir.
Dua bilmez yüreği sızlar, bir damla gözyaşında maziyi anar.
Unutma! Suskun gölge konuşur; unutansa kendiyle avunur.
Mezar değil çağların saklı hecesi, devlete adanmış başın nefesi. Bir çift göz deler gecenin bağrını, yarınsız çağırır intikamını. Asırlar geçse de abidenin önünde, suskunluğun en gür sesinde.
Kanla yoğrulmuş yemin taşır, hangi el değse geçmişi çağırır.
Kimi ışıklarla uyur, kimi rahmet okur.
Kimi dua ile yükselir, kimi şarkıyla süslenir.
Geçersen bir gün önünden, hakikat seslenir derinden.
Ama ölüm hep terazidir; zaferin izi kalıcı, ufukta sessizdir. Aralanır sonsuzluğun kapısı, kapanırken insanın o son yarası. Bir ses yükselir hiçliğin ortasında;
Ölümden daha ciddi ne var bu dünyada?
₺235,00
Eğitim, toplumların kültürel kimliğini ve geleceğini şekillendiren en güçlü araçlardan biridir. Türk Eğitim Sisteminin Tarihsel Gelişimi adlı bu eser, Ortaçağ’ın skolastik eğitim anlayışından Avrupa’daki reform hareketlerine, Osmanlı’daki medrese geleneğinden Tanzimat ve Meşrutiyet ıslahatlarına, Cumhuriyet’in ilk yıllarında oluşturulan politikalarından günümüze kadar uzanan köklü bir süreci ayrıntılı biçimde ele almaktadır.
Kitap, yalnızca kronolojik bir çerçeve sunmakla kalmayıp, her dönemin eğitim anlayışını, toplumsal yansımalarını ve kurumlarını da eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirmektedir. Avrupa’daki modernleşme hareketlerinin Osmanlı eğitim sistemine yansımaları, modernleşme sürecinde gerçekleştirilen reformlar, yabancı uzmanların etkisi ve Cumhuriyet’in eğitim vizyonu bütüncül bir yaklaşımla incelenmektedir.
Alanlarında deneyimli 45 öğretmenin katkıları ve Prof. Dr. Haydar Çoruh’un editörlüğünde hazırlanan bu değerli çalışma, farklı bakış açılarını bir araya getirerek zengin bir içerik sunmaktadır. Eğitim tarihiyle ilgilenen akademisyenler, öğretmenler, öğrenciler ve araştırmacılar için güvenilir bir başvuru kaynağı niteliği taşıyan eser, Türk eğitim sisteminin tarihsel köklerini anlamak isteyen herkese yol gösterici bir rehberdir.
₺575,00
Türkiye’nin kamu yönetimi tarihini, bütün birimleriyle ve kapsamlı bir şekilde ortaya koyan bir başvuru kaynağına olan ihtiyaçtan doğan bu kitap, Cumhuriyet döneminin mülki-mahalli idari yapılanmasının bütüncül yaklaşımla ve sistematik şekilde irdelendiği bir çalışmadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan günümüze kadar tecrübe ettiği idari süreçleri, bütün yönleriyle, sade bir dille ve akademik disiplinle ortaya koyan, sahasında uzman akademisyen ve araştırmacılar tarafından literatür ve arşiv kayıtları incelenerek hazırlanan bu eserde; Cumhuriyetin yüz yılı boyunca illerin ve bağlı birimlerinin kuruluş süreçleri, sebepleri, idarecilerinin tayin-azil kriterleri ve yasal dayanakları sunulmaktadır. 1923 yılından itibaren kamu yönetimi alanında yapılan düzenlemeleri, objektif kaynaklara dayanarak açıklayan bu çalışma, halkın ve tarih araştırmacılarının başucu kaynağı olma işlevini yerine getirmekte; literatürde yer alan mikro çalışmalar, tek bir kitapta makro düzeyde toplanmaktadır.
₺550,00
Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyada, asırlar boyunca varlığını sürdüren ve dünya çapında birçok siyasi, sosyal ve ekonomik olayın doğrudan ya da dolaylı müsebbibi ya da iştirakçisi olarak görülen, esasen ezoterik bilgiye odaklanan ve kendisini bilimsel nitelikli bir kuruluş olarak tanımlayan masonluğu, yaygın önyargılardan uzak, saldırı ya da savunma güdüleriyle hareket etmeden ele almak, konuyu anlamlandırmak adına büyük önem arz etmektedir. Bu noktada, bilimsel araştırma modelini dikkate alarak hazırlanan bu kitabın gayesi, Osmanlı’da ve ardından Cumhuriyet döneminde henüz Latin alfabesinin kabulünden önce yazılmış masonik metinleri, günümüz Türkçesiyle ve sadeleştirerek araştırmacıların hizmetine sunmak ve konu üzerinde yürütülecek çalışmalara katkı sağlamak olmuştur. Masonluğun tarihine ve temel ritüellerine yer veren bu çalışma, uzun yıllar birçok tartışmanın merkezinde bulunan bir yapılanmayı, çok yönlü biçimde anlayıp öğrenmeyi sağlayan bir başucu eseri niteliğini taşımaktadır.
₺325,00
Fatih, ölümünden bir yıl önce, Bellini’nin fırçasından çıkan meşhur portrede, farklı çehreyle karşımıza çıkar. Tabloya bakan gözler sadece bir hükümdarın değil içsel bir çöküş sürecine giren, karın ağrılarıyla başlayan ve muhtemelen kolit ya da bağırsak iltihabına dönüşen hastalığın gölgesindeki bir insanı görür. Yüzü, poz vermekten öte iç dünyanın yükü ve yaklaşan sonun habercisidir. İlk bakışta bu vakur görünümün altında, gizlenmiş bir hastalık olduğu sezilir. İşte bu insanî zaaf, Fatih’i ‘efsane’ değil ‘şahsiyet’ olarak görmeyi gerektirir. Derin, sessiz ve suskunluk içinde. Bakışları, imparatorluğun yüküyle baş başa kalmış ruhun yalnızlığını heceler. Fatih’in portresi, Rönesans’ın zarif çizgileriyle, tarihin görünmeyen yalnızlığını ve anlatılamayan ama hissedilebilen iç dünyayı fısıldamaktadır. Bu resim onu tarihin ortasında değil, kendi sessizliğinde bulur. Kalemlerin yazamadığını bakışlar fısıldar, kroniklerin suskun kaldığı yerde sanat konuşur ve her şey sezgisel bir katmana açılır.
Kitabın ilgi odağını çerçeveleyen ana eksen, ölümdür. Çünkü ölüm dünyanın sırlarını çözebilen ve serinkanlı kalabilen tek ciddiyettir. Kafkaesk amentüden uğultu gibi bir yankı fısıldar kulağımıza: Ölümün olduğu bir dünyada daha ciddi ne olabilir? Hiç.
₺340,00
Çanak(kale) Olayı (Eylül-Ekim 1922), Türk Millî Mücadelesi’nin sona erme aşamasında patlak verdi ama bitmesi an meselesi olan savaşı neredeyse yeniden başlatabilecek bir mahiyette tezahür etti. Çanak krizinde iki taraf vardı: Türkiye ve İngiltere. Türkler haklı ve kutsal mücadelelerini kazanmış, istilâcı Yunanlıları “İzmir’de denize dökmüş” ve silahlı kuvvetleriyle Çanakkale boğazına yönelerek tarafsız bölge olarak adlandırılan işgal sahasıyla İstanbul ve Trakya’yı kurtarmak arzusundaydılar. Savaşın sonunda bir sürprizle karşı karşıya kalmak istemiyorlar, temkini elden bırakmadan hedeflerine korkusuzca yürüyorlardı. İngilizler ise öncelikle Cihan Harbi’ni kazanmanın mağrurluğuyla hareket ediyorlar, dünyanın en önemli kilit noktalarından olan Çanakkale ve Karadeniz boğazlarının kontrolünü bırakmak istemiyorlar, bu suretle boğazları “güneş batmayan imparatorluklarının” ve özelde Akdeniz hâkimiyetlerinin ana dayanak noktası haline dönüştürmek düşüncesini taşıyordu. Böylece Cebelitarık ve Süveyş’le birlikte Çanakkale boğazına sahip olan Britanya, tüm çıkışlarını elinde tuttuğu Akdeniz havzasının kontrolünü kolayca sağlayacaktı. Türkler için Çanak bunalımı “bir vatan müdafaası ve istilâcı düşmanın Anadolu ve Trakya coğrafyasından kovulması” esasına dayanırken, İngilizler için “uçsuz-bucaksız topraklarına yenilerini katmak” gibi “emperyal ve açgözlü bir gaye” amacını taşıyordu.
Sınırları ilk olarak “Sevr’de belirlenen “tarafsız bölge”, Anadolu yakasında Şile’nin doğusundan Edremit körfezine, Trakya’da ise Karaburun’dan Saroz körfezine kadar uzanarak tüm Marmara denizini içine alıyor, orada İtilaf devletleri adı altında esasında İngiltere adına “boğazlara dayanarak oluşturulacak istikbaldeki Akdeniz hâkimiyetinin” esaslarını belirliyor, “müdahale edilemez” bir sahayı rezerv ediyordu. Plân tutarsa Rusya da bir çırpıda saf dışı bırakılmış olacaktı. Ancak Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki Millî Mücadele’nin büyük başarısı, Türk milleti ve vatanının kurtuluşunu sağladığı gibi, bütün bu hayalî beklentileri boşa çıkardı, Türkiye’ye yönelik gizli ve açık projeleri Sevr Antlaşması gibi geçersiz kıldı. İngiltere, Çanak(kale) bunalımı sürecinde başarısız bir kriz yönetimi sergiledi. Uçuk hayallerine rağmen yine de prestijinin sarsılabileceği düşüncesiyle herhangi bir askerî çılgınlıkta bulunmadı, kapıya kadar gelen savaş tehlikesi diplomatik girişimlerle çözüldü. Bunda hem Türk Başkumandanı’nın doğru hamleleri ve hem de Cihan Harbi galibi İngiltere’nin Türklerden duyduğu endişeler sebebiyle çatışmayı göze alamamasının büyük rolü oldu. Misâk-ı Millî ilkeleriyle hareket eden yeni Türk devleti Mudanya Mütarekesi’yle Doğu Trakya’yı kurtardı ve barışın ön şartlarını hazırladı, Lozan Antlaşması’yla ise müstakbel Türkiye Cumhuriyeti’ni sağlam temeller üzerine oturtmuş oldu.
Çanak(kale) Olayı önemine rağmen bugüne kadar tarihçilerin çok fazla ilgisini çeken bir husus olmamıştır. Makale, bildiri ve kitap boyutunda konuyla ilgili yapılan akademik çalışmalar Türkiye, İngiltere ve dünya için de oldukça sınırlıdır. Bu önemli hadiseyi İngiliz arşiv belgeleri ve parlamento tutanaklarıyla ortaya koyan yazar, bunalımla ilgili en önemli ve detaylı akademik çalışmalardan birini bilim âlemine kazandırmış olmaktadır. Belge ve tutanaklardan istifadeyle yazılan metin ve ekleriyle okuyucuya sunulan bu ehemmiyetli monografik eser sebebiyle aynı zamanda öğrencim olan yazarı içtenlikle kutluyorum. Bu kıymetli eserin, akademik camiaya ve konunun ilgililerine faydalı olmasını diliyorum.
Prof.Dr. Enis ŞAHİN
₺1.050,00
Önsözden
Bu milletin kaderinde böylesine tarihi öneme sahip olarak sosyo-politik sonuçlar da doğurmuş olan Çanakkale Savaşının ve Şehitliğinin savaşın 100. yılında Türk toplumu tarafından nasıl algılandığı önemli görülerek bu araştırma tasarlanmıştır. Bize karşı Çanakkalede savaşan düşman bloğun ana lokomotifi İngiltere ve biraz da Fransa olmasına rağmen, savaşla ilgili bir algı karşılaştırması yapmak için Anzaklar uygun görülmüştür. Çünkü İngilizler ve Fransızlar burada pek çok insanını bırakmış olmalarına rağmen, belki de kaybedenler olduğundan, yarımadada kalanlarına Anzaklar kadar önem göstermemektedirler. Oysa Avustralya ve Yeni Zelandalılar, Çanakkale Savaşını millet olma yolunda bir kader savaşı olarak görmektedirler. Bu yüzden yenildikleri bu savaşı özgüven elde ettikleri tarihlerinin bir dönüm noktası olarak kabul etmektedirler. Tıpkı onlar da Türk milleti gibi, Çanakkale Savaşını bir savaştan daha fazlası olarak görmektedirler. Bu durum münasebetiyle, Çanakkale Savaşının 100. yılında Türk vi milletinin savaş ve şehitlik ile ilgili algısını karşı saftan (cepheden) karşılaştırılacak en uygun toplum olarak Anzaklar düşünülmüştür.
Kefalet ticaret ve yargı hukukunda kullanılan hukuki/fıkhî bir muameledir. Kısaca bir şahsın diğer bir kişinin borç ve sorumluluğunu üzerine almasıdır. Osmanlı Devleti bu kavramın kapsamını genişleterek, toplumsal kontrol ve güvenlik mekanizmasına dönüştürdü. Toplu ve müteselsil kefalet sistemiyle ahali birbirlerinin davranışından sorumlu tutulmuş, böylece her bir şahıs diğerinin davranışlarını dizginleyen, gözeten ve gözlemleyen birer göz haline getirilmeye çalışılmıştır. Köylüler, aşiret mensupları, şehirlerdeki meslek grupları karşılıklı ve müteselsil (zincirleme) kefalete bağlanarak kayıt alınmış ve birbirlerinden sorumlu hale getirilmişlerdir.
Elimizdeki 1262/1845 tarihli Siverek Kefalet Defteri böyle bir faaliyete dair önemli bir kaynaktır. Defter kayıtlarına göre, başta şehir merkezindeki mahalleler, daha sonra kazaya bağlı tüm nahiye ve köylerdeki Müslüman ve gayrimüslim ergin erkekler sayılarak temsilcilerine imzalatılan “Kefalet Sözleşmesi” şartlarına uyacaklarına dair birbirlerine kefil edilmişlerdir. Defter şehrin ve bağlı köylerin demografik yapısı, ticari hayatı, bölgede kullanılan kişi ve yer adları hakkında önemli veriler sunmaktadır.
₺440,00
Yüksek bordaya ve kürekli gemilere nispetle muazzam bir ateş gücüne sahip olan kalyonlar, 1682 yılından itibaren Osmanlı Donanması’nın ana savaş gemisi olarak kabul edilmiştir. 1701 Bahriye Kanunnâmesi ile donanmada en az 40 kalyonun mevcut bulunması hedeflendikten sonra ise, kalyon inşası Tersâne-i Âmire’nin dışında da yaygınlık kazanmaya başlamıştır. 18. yüzyıl boyunca kalyonların imal edildiği tezgâh sayısı giderek artmış, bazı dönemlerde inşalar Tersane-i Âmire’den ziyade taşrada yoğunlaşmıştır. Yüzyılın ilk üç çeyreğinde Osmanlı taşra tezgâhları içerisinde en çok kalyon inşa edilen tezgâhlar ise Sinop, Rodos ve Midilli olmuştur. Bu kitap, ilgili taşra tezgâhlarında kalyonların inşası için gerekli organizasyonun detaylarına odaklanmıştır. Yıllar alabilen bir kalyonun inşa sürecinde; gerek malzemelerin temini, gerek işçilerin tedariki meselelerinin nasıl gerçekleştirildiği, örnek olaylarla gözler önüne serilmiştir. Tüm bu organizasyon içinde Osmanlı merkez-taşra ilişkilerinin boyutları yanında, Osmanlı idaresinin önceki yüzyıllarda edindiği tecrübenin 18. yüzyılda taşrada kalyon inşa organizasyonuna nasıl aktarıldığı da ortaya konulmaktadır.
₺405,00
Tarihi olayların aydınlatılmasında hatıraların çok büyük ehemmiyeti vardır. Osmanlı’nın yıkılış sürecindeki en önemli olaylardan biri olan 93 Muharebesi’nin Doğu Cephesi’nde cereyan eden hadiselerinin hem hatıra hem gözlem şeklinde ele alındığı Osmanlıca eser, Latin alfabesine çevrilmiştir.“Osmanlı Devleti’nin Belini Kıran Savaş” olarak değerlendirilen 1877-1878 Hadisesi, “Zivin, Halyas ve Kars Muharebeleri” başlığıyla detaylandırılmıştır.
Bu eserin satırları arasında bir taraftan savaşın şiddeti, hataları, başarıları ele alınırken; diğer taraftan dönemsel bir kamera gibi coğrafi kavramlar tasvir edilmiştir.
₺210,00
Edebin bilinmeyen anlamlarından biri de davettir. Edebiyat/edebiyâd, Edebi yâd etmek, daveti unutmamaktır. İlk davet Oku, ikinci davet Kalem yani yazmaktır. Farâbînin huzura, fazilete ve kemâle ulaşan şehirlerinden olan Kütahyayı okumak ve yazmak davetine uymam kırk yıl öncesine dayanır. Kırk yıl önce Hedef yazılarıyla başlayan söz ve kalem serüvenimiz seksenli yıllardan beri esrârlı şehirlerimizden biri olan Kütahyada sürmektedir.
Adını Kutlardan alan Kütahya, kendi evlâdı olan Evliyâ Çelebînin gezip hikâyesini anlattığı iki yüz elli yedi şehir içinde altıncı önemli kenttir.
Şehirler yalnız bırakılmamalı. Unutulmamalı. Şehir yazıları şehirlerin yaşadığını hatırlatır. Şehrin sanatını ve kültürünü göz önüne serer. Bu yazılar yazarların gözlemlerine ve tasvirlerine dayanır. Coğrafyamızda şehirleri farklı üsluplarla anlatan çeşitli eserler var. Bizim yazılarımızın kaynağı Kütahya araştırmalarıdır. Şehre, mekâna ve insana bakışımızın birikimidir 43. Şehir yazıları